Dilek Özalp

Kıyıların diplerinden görünen ve daha da diplere doğru gelişen adımların geride bıraktıkları izler tarihsel insanın göstergeleridir. Bir atılım, bir bakış, bir yönelim ileriye doğru suretini bırakmak için kimseden söz almak zorunda değildir. Sözün, bittiği yer yoktur; sözün başladığı yer ve yerler vardır. Ve tabii, söz’e ait imgelerin kendi kendine ürettiği başka türden söz’lükler birden bire dizilir sıra sıra steplerin yarıklarına doğru. Ama bu sözler ve söz’lükler ne eski Ahit’in ne de tekmil kadim mitlerin ve de uygarlıkların sözüdür. Bunlar kendi başına izini götürdüğü yerde bırakan insanın söz’üdür, imge’sidir.

İşte, ilkel ya da yabanıl insanın kendi çocuksu varlığı ve de biz daha kendi kendine anlam verememiş, söz’de oyalanıp duran, gelişi güzel yaşayan modern insanlar tarafından anlaşılamayan dünyalar önümüze gelince, şöyle bir bakar ve yönümüzü kökenlere veririz.

***

Atıl, yeknasak, kesik, biteviye yarıklar, beyaz çizgiler dolanı dolanı birbirlerinin ardına dizilip giderken, kuşların, insanların, arıların ağızları havaya doğru açılır dururken bütün kıyı rüzgarları evreni dolaşır durur. Daha ne oldu demeden, imgeler belirir birden yabanılın önünde böylece… Ve o yabanıl aldı eline bir kamışı, soktu boyalı çamura sıvadı mağranın duvarına. Bir şekil, bir işaret bıraktı. Gördü yaptığı şeyi ve de tutuldu karşısında hepten, soluksuz… Bu denli etkileneceğini beklemiyordu belki de. Tekrar kamışını aldı eline bu sefer başka bir renk meydana getirdi, saçtı yüzeyine duvarın. Gittikçe hoşuna gidiyordu, vardı bunda bir şeyler ama neydi? Birden yerlere yuvarlandı kalktı, yeniden yerlere yuvarlandı ve kalktı yaptığı resmi görünce. Bu, kimselerin tanımadığı yabanıl ressam yüz yıllar öncesinde kendi varoluşunun tonlarını yakalamış ve dünyasına bir anlam katmaya başlamıştı. Özlerin kendi buyruğundan sıyrılışını da sağlamıştı.

***

Zihninde bir ton imge, bir sürü fantazma ve de bir sürü yankıyla resim yapmaya başlayan Dilek Özalp’ın ataları böyle resimler yapıyordu işte. Ataları gibi o da, ruhunu serbest bırakaraktan ve de sahte duyguları öteleyerekten gidimli hallerden uzaklaşaraktan eline aldığı fırçasını devinimli bir şekilde tuvalde gezdirip, kendi iz’ini bırakmaktadır her resmine. Tabii ki, her ressam kendi izini bırakır. Ama gelgelelim, ne olduğunu gizleyenlerin veyahut çiğ ve de artık ezberlenmiş kimliklerin, maskelerin ardına geçenlerin izi asla kalıcı olamayacaktır. Kendi egosunu, üst’ten ve de daha baş’tan insana buyruk dikte etmeye yeltenen sahte izci ressamlar da vardır. Onlar sadece kendileriyle mutludurlar, pek de erdemliler canım! İyi ki, vardırlar yoksa nasıl anlayacaktık yüzeyselliklerini.

Etkinliğini sürekli değiştirip genişleten ve türlü türlü formlar yaratan ruhların ise, saklayacak hiç bir şeyi yoktur. İçgüdüsü ve yaratıcı gücü olanlar, en yüce olarak görülen kimliklere ya da çağımızın deyimi ile “bağlamlara” veyahut “kavramlara” ihtiyaç duymazlar.

İtkisi gibi kendisi de tarihsel melodinin uzayıp giden yüksek ses perdelerine atılıp giden Dilek Özalp’ın ise sanatsal imgeleri kelimenin tam anlamıyla “gerçek”tir. Evet, onlar gerçektir. Çünkü herkesten biraz olan ama bir o kadar da çok olan bu imgeler, ilkel’dir. Yani insan’ın ilk varoluşsal hallerine gönderim yapan ve de ilkellikten beslenen son derece modern, sivri dilli imgelerin resmi ve ressamı karşımızdadır. Böylece olduğu haliyle Dilek, sadece, işte, orada, az beri de, ve tıpkı Lautréamont’un dediği şekilde: 

“İmgelemin yarattığı ya da sahip oldukları, soylu duygular sayesinde

 insanların övgülerini kazanmak için yazar kimileri.

Ben, kan dökücülüğün tadını betimlemek için

kullanıyorum dehâmı! Gelip geçici,

yapay zevkler için değil; ama insanla başlamış, insanla sona erecek

olanlar için…

    Çeviri: Özdemir İnce

              Övünç Demiray

Related Articles

Stay Connected

0BeğenenlerBeğen
3,871TakipçilerTakip Et
0AboneAbone Ol
- Advertisement -spot_img

Latest Articles